Bu başlığı,  savaş çığırtkanlığının ayyuka çıktı bir dönemde “koruyucu” bir çelik zırh niyetine tercih etmedim. Barış talebinin “terörle, vatan hainliği” ile ilişkilendirildiği bir dönemde kimine göre bir zırh olabilir, olmuştur da belki.. Hele ki AKP’nin savaş politikalarını eleştirdiğim paylaşımlarımdan dolayı, “Cumhurbaşkanına hakaret” ettiğim iddiasıyla “1 yıl 2 ay 17 gün”  ceza aldığımın ertesi gününde böyle bir zırha –başlığa- sığındığım akla gelebilir.  Ne de olsa savaşın safında yer almanın yüceltildiği, savaş çığırtkanlığının bir çeşit “vatan severlik” addedildiği bir dönemdeyiz. Özellikle iktidar tarafından yürütülen savaşın ve savaş dilinin oldukça işlevli hale geldiğini görüyoruz. Ne zaman anket sonuçları alarm verse, savaşın ve şiddetin bütün argümanlarıyla ve fiili uygulamalarıyla devreye sokulduğunu da gördük. Bunu “400’ü verin, bu iş bitsin” muhabbetinden beri hep biliyoruz. Şimdi de yine Afrin savaşı üzerinden  bahis oynayanlar var mı, yok mu? Yakın zamanda yeni anketler yaptırılıp, sonuçlarının “memnuniyet verici” olduğu söylenir mi, söylenmez mi? Bu da bizim “bahis” sorumuz olsun.

Şimdi gelelim bu “savaşa evet” başlığını neden tercih ettiğime. Laf olsun ya da “zırh” olsun diye değil, gerçekten “savaşa evet” diyeceğim.  Sakince anlatayım: Bunu, yedi yıldır Suriye’deki ateşe körük olup odun  taşıyanları görmeyen, her daim “milli duygu” kabarmasını savaşlarda yaşayan  bu ülkenin ana muhalefet liderine “destek” için seçtim. Çünkü gördük ki iktidar, ne zaman hem çözülen tabanını yeniden konsolide etmeyi hem de karşısındaki muhalif cenahı arkasında dizmeyi isterse, cebinde taşıdığı sihirli kartları öne sürer ve “milli duyguları” kabaran herkes arkasında saf tutar. CHP’sinden Vatan Partisine, İYİ Partisine kadar… Sayın Kılıçdaroğlu da savaşın safında yer alanlardan. Ama bu desteğiyle birilerini yine memnun edemedi. O birilerinin ellerindeki sihirli oyuncağa kimseyi ortak etmek istemeyeceklerini düşünemedi belki, ama savaş istiyor. Ben de... 

Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi var; “sınırlarımızda sorun var ve bu milli bir sorundur”. Benim de gerekçem var: “sınırlarımızda sorun var ve bu hayati bir sorundur”. Hem de bu sorun, Suriye’de savaşın tutuşturulduğu ilk yıllarda başladı ve yedi yıldır  aynı sorun yanı başımızda semirip büyüyor. Gözümüzün önünde sınırlarımızda cihat ateşi harlandı, yanı başımızda el Kaideci Nusra Cephesi’nin ilan ettiği İslam Emirliği duruyor, bayraklarını gözümüze sokuyor. Muhalefet bunu göremedi mi? Elbette gördü! Ama ne İslam Emirliği ne cihatçı yığınak, ne Nusra ne IŞİD ne diğerleri, “sınırlarımızda bir sorun” olarak görülmedi. Görüldüyse de, ben yedi yıldır “muhalefet” liderlerinin “Suriye’deki savaşta bizim ne işimiz var, komşumuza neden savaş-ölüm taşıyoruz” diye “bağırdıklarını” duymadım.  Ama dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların gerekçeleri vardır; hani “halkına zulüm eden diktatör”  Esad var ya! işte onu yıkmaya gelmişlerdi... Örneğin herhangi bir yurttaşa Kılıçdaroğlu’nun da yedi yıllık Suriye savaşındaki tutumunu sorsanız, muhtemelen  bir cümleyle ifade edecektir: “halkına zulüm eden diktatör Esad” tavrı.. Ne kadar özgün bir tutum! Bunun ötesinde, sınırımızdaki cihatçı tehdit bir “güvenlik sorunu” olarak görülmedi. Neden? “Bu cihatçılar Suriyeli ve bu da Suriye’nin sorunu” olarak görüldüyse, bunun büyük bir yanılgı olduğunu bir muhalefet lideri bilmiyor olamaz. Keza bu cihat ordusu “yerli ve milli” de değil. Hatta ne özgürleştirme ne “zulme karşı” savaşma niyetiyle gelmediklerini, adeta bir Vahhabileştirme/Selefileştirme seferleri başlattıklarını sağır sultanlar duydu!.. İşte asıl olarak görmezden gelinen, bu potansiyelin halklar için, ülke için, bölge için, insanlık için  en büyük tehdit olduğu gerçeğidir. 

Şimdi gelelim Afrin savaşına. Afrin’deki “büyük tehdit” PYD mi? 2003 yılında kurulan PYD’nin YPG adı altında oluşturduğu silahlı halk savunma birlikleri 2012 yılından beri orada duruyor. YPG kurulduktan bir yıl sonra, yani 2013’te, PYD lideri Salih Müslim Ankara’ya davet edilmedi mi? Sonra 2014’te bir daha? Ne istendi Müslim’den? “Cihatçıların safında, rejime karşı birlikte savaşalım!”.. Eğer aynı safta savaşmayı kabul etseydi “dost” olacaktı, ama etmeyince de “düşman” sayıldığını  bilmeyen kalmadı. Şimdi bu “düşmana” karşı ÖSO denen yapıyla birlikte savaş ilan edildi. Peki bu ÖSO kimdir? Adı var, kendi yok.. Ama  İdlib’ten çekilip, yeni kurulan "Milli Ordu" çatısı altında Afrin’e yönlendirilen cihatçı yapıların kimler olduğu günlerce yazıldı.  Bir kaçını sayalım: El Kaide lideri Usame Bin Ladin'in en yakın adamı Ebu Halit es-Suri tarafından kurulan Ahrar El-Şam, Halep'te Filistinli çocuğun kafasını kesen Nureddin Zenki, Uygur El Kaidesi Türkistan İslam Partisi… Hatırlatalım;  IŞİD’i kendine rakip olarak ilan eden Türkistan İslam Partisi, terör listesine de alınmış bir cihatçı örgüttür. Bütün bunların hepsi ve diğerleri,  yanı başımızdaki İdlib’telerdi. TSK öncülüğündeki Afrin savaşına “terörü bitirmek” için gidince, terör listesinden silinmiyorlar!

Bunların yanı sıra hala İdlib’te yine terör listesinde yer alan Nusra Cephesi ve diğer IŞİD uzantıları dururken, “ülke güvenliğine yönelik tehdit” kaygısına kapılmamak mümkün mü?  Bu yüzden “sınır güvenliği” sorununa odaklanmakta haklısınız, sayın “muhalefet” liderleri. Ben de sizinleyim: “Savaşa evet”, ama bunu söylerken İdlib’e bakınız! Ülke için asıl tehdit, oradan akın akın gelecek olan bu cihatçı potansiyeldir…

Savaşa “evet” mi? Dünyanın yarısından fazla ülkenin bölgemize taşıdıkları bu savaşın canı çıksın!...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.